Ben Sabaha Kadar Uyanığım

"Benim tüm roman yazarlarıyla derdim var."
 "Söyleyeyim mi niye?"
"Söyle."
"Sen roman yazamıyorsun diye."
"Belki de."
"Benimle de mi derdin var?"
"Yok."
"Yalan söylüyorsun benimle de derdin var."
"Sen de mi roman yazıyorsun?"
"Yok. Ben kısa öykü yazıyorum."
"Peki, o zaman seninle derdim yok."
"Hiç mi?"
"Yalnızca biraz derdim var. Kısa hikâye kadar. Şiir yazsaydın, daha iyi olurdu tabii."
"Ne şiiri?"
"İyi oldu sorduğun, öyle her şiir de değil."
   Hayatın özünün ne kadar basit, kısa olduğunu unuttuğum bir zamandı. Tıkanma noktası, boğulma noktası, kanayış, naçarlık ve çığlık atma isteği. Uzun uzun sözlere hacet yok; siz beni anlıyorsunuz, ben sizi anlıyorum. İçimde bir ateş yanıyor gibi, konuştukça tükeniyor. Anlattıkça eksiliyorum. Anlatmanın şevkine kaptırmaktan korkuyorum. Anlattığım zaman kendime bir şey kalmamasından korkuyorum. Çok anlatanlara özeniyor, kızıyor ve bocalıyorum. Geceleri oturuyorum, neyi yanlış yaptığımı anlayamamaktan heder olmuş bir şekilde sabaha kadar uyanık kalıyorum. Şiir okuyorum, şiir yazıyorum. Ama öyle her şiirden de değil...

"O caddeden bu caddeye, o kavşaktan bu kavşağa, ne kadar yürürsek yürüyelim sabah olmuyordu. Tüm caddeler  karanlıktı, ıssız ve dipsiz. Yalnızca caddenin kenarındaki bazı lambalar ve kavşaklardaki trafik lambaları yanıyordu; yanıp sönüyordu tüm trafik lambaları. Caddenin kenarı park etmiş arabalarla doluydu ama caddelerde hareket halinde olan hiçbir araba çarpmadı gözüme. Ne kaldırımda tek bir yaya vardı ne de arabalarda insanlar. Tüm mağazalar kapanmıştı ama bazılarının ışıkları yanıyor, bazı mağazaların içi görünüyordu. Bankaların ışıkları, halı satıcılarının ışıkları, oyuncakçıların ışıkları. Sabaha kadar sönmeyen ışıklar. Kelle paçacılar açılmıyordu bir türlü, fırınlar, hamamlar, sandviççiler... Meryem sabaha kadar açık olan meyve suyu satıcıları biliyordu. Vardığımızda kapalı olduklarını görüyorduk. Sabaha kadar açık olduklarını bildiğimiz eczanelerin önünden geçiyorduk, eczanelerin kapılarının ve camlarının üzerinde 'gece-gündüz açık' yazıyordu ama kapalıydı hepsi. Gece gündüz açık olan ya da olmayan. Eczane olanlar ve eczane olmayanlar. Lastikçilere ve gece gündüz açık olduğunu bildiğimiz tamirhanelere gidiyorduk; hepsi kapalı, hepsi sönmüş, hepsi sessiz. Tüm benzin istasyonları, tüm sabaha kadar çalışan klinikler, tüm 'acil'ler, tüm taksi durakları... Her yer, istisnasız, kapalıydı. Kaldırımda ya da parkta yatan kimseyi görmemiştik, hiçbir polis devriye gezmiyordu caddelerde. Sessizdi her yer, tamamen güvenli. Şehir bizim elimizdeydi. Biz, yalnızca biz vardık."
   Çok uzattık. Birilerinin bizimle bir derdi olduğunu ya da birileri bizim bir şeylerle derdimiz olduğunu sanacak kadar uzattık sanırım. Uzatmak iyi olabilir belki ama ben fazla uzatmayacağım. Uzattıkça eksiliyorum...
   Cafer Modarres Sadeghi'nin iki öyküsünün yer aldığı Ben Sabaha Kadar Uyanığım, Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken, sabaha kadar kimselerin olmayışını bir şiirle uzatmadan, kısacık anlatmak istiyorum...

   "Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya
   Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
   Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
   Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
   Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım"
Turgut Uyar; Göğe Bakma Durağı

Dil Ji Min Bir

"gökyüzünü andıran perçemin ayrılışı
yüreğimi çaldı benden, yüreğimi"

"Ben doğadaki her şeye, yaşamı var eden her şeye eşit mesafedeyim. Benim için önemli olan insan olsun, hiç anlaşmak zorunda değiliz ama konuşabilelim ve birbirimize empati ile yaklaşalım. Zaten müzik bu demektir. Müzik; vicdan, bilgi, ruh, akıl demektir. Ben vicdanen gerçekten insan olmayı başarabilmeliyiz diyorum. Dönüp kendimize odaklanamıyoruz. Şurada ne kadar yaşayacağımız belli değil, herkes bunu biliyor, ben bu zamanı güzel ve iyi geçirmek istiyorum. Ağlamadan, sızlamadan, gülerek." Aynur'un Radikal'e verdiği röportajdan.

Hevra (Birlikte) albümünde, sözleri
Molla Ahmed-i Cezirî'nin Divan'ından, Dil Ji Min Bir...

"Şox û şengê zuhrerengê
Dil ji min bir dil ji min
Awirên heybet pilingê
Dil ji min bir dil ji min"

 "Gözalıcı, zühre yıldızı renkli
Yüreğimi çaldı benden, yüreğimi
Kaplan heybetindeki bakışlarıyla,
Yüreğimi çaldı benden, yüreğimi"

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

"Evrenden sonra ne geliyordu? Hiçbir şey. Ama orada her şeyin çevresini saran incecik bir çizgi olabilirdi. Her şeyi, her yeri düşünmek çok büyük oluyordu. Yalnız Tanrı yapabilirdi bunu. Ne kocaman bir düşünce olduğunu düşünmeye çalıştı; ama o yalnız Tanrı'yı düşünebiliyordu. Onun adı nasıl Stephen'sa Tanrı'nın adı da Tanrı'ydı. Dieu Tanrı'nın Fransızcasıydı ve o da Tanrı'nın adıydı; ve ne zaman birisi Tanrı'ya yalvarsa ve Dieu dese Tanrı bir Fransız'ın yalvardığını hemen anlardı. Ama her ne kadar yer yüzünün çeşitli dilleriyle ne söylediklerini anlıyorsa da, gene de Tanrı hep aynı Tanrı olarak kalıyordu ve Tanrı'nın asıl adı Tanrı'ydı."
   Tanrı'ya tapınaklarda tapınıyorlar. Tanrı'ya kiliselerde, Tanrı'ya camilerde, Tanrı'ya evlerinde, Tanrı'ya çöllerinde -gündüz ateş ve gece de buz gibi olan çöllerinde-, Tanrı'ya kar fırtınalarında, Tanrı'ya muson yağmurlarında, Tanrı'ya akla gelecek her yerde ve her durumda tapınıyorlar. Ve Tanrı'ya akla gelmeyecek kadar çok isimle sesleniyorlar. Tanrı bunların hepsini duyuyor gerçekten de ve Tanrı bunların hepsini duyabildiği için Tanrı oluyor. Tanrı her dili anlıyor, her dilde kendisine takılan isimleri biliyor ve kendisinin tek ve gerçek Tanrı olduğunun ve insanlığı azaptan kurtaracak başka kimsenin de olmadığının farkında ama Tanrı -tek ve gerçek olan- kullarına cevap veriyor mu?

"Bir rastlantı ya da mizaç uçurumu onu onlardan ayırıyordu. Zihni onlarınkinden daha yaşlı gibiydi: Çabalarının, mutluluklarının, hayıflanmalarının üstünde, daha genç bir dünyanın üzerinde bir ay gibi, soğukça parlıyordu. Onların kanını kaynatan hayat ve gençlik onda yoktu. Ne başkalarıyla arkadaşlık etmenin tadını, ne kaba erkek sağlıklılığını ne de ana baba sevgisini biliyordu. Ruhunu karıştıran soğuk, kötü, sevgisiz bir hırstan başka tek şey yoktu. Çocukluğu ölmüş ya da yitip gitmiş, yanında basit sevinçlere kapılabilen ruhunu alıp götürmüştü ve hayatın ortasında ayın çorak kabuğu gibi sürükleniyordu."
   Hayatın ortasında ayın çorak kabuğu gibi sürüklenmek; yaşamlarımızı tanımlayacak, bizi -ışığını kesinlikle dünyadan almayan bizi- anlatacak ifade biçimlerinin en güzellerinden biri. Kendimi çoğu zaman insanlığın bir adım arkasında; ışığın biraz daha soluk, toprağın çorak olduğu ve yaşamın kendine bir ev bulamadığı bir yerde duyumsuyorum. Dünya beni ışıtacak kadar parlamıyor ya da benim gözlerim uzun zaman önce kör oldu, emin değilim. Dünya sizi kör etmek için elinden geleni yapar ve yaparken -inandığınız veya inanmadığınız- o tek ve gerçek Tanrı'nın bile adını kullanmaya cesaret eder. Kanınızı kullanmaya cesaret eder. Dilinizi kullanmaya cesaret eder. Onun sizleri kör etmek için kullanmayacağı hiçbir şey yoktur.

"Yavaş ve karanlık olur ruhun doğuşu, bedenin doğuşundan daha gizemlidir. Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım."
   Körlükte, karanlıkta bir ruh doğurmak, kendini bütünlemek, tamamlamak -ya da ruhun doğuşuna kendi pesimizmimi de katacak olursam; kendi eksikliğinin bilincine varmak- acı vericidir, zordur. Yorucudur, yorulur ve bıkarsınız. Eğlenceli değildir. Kimi zaman ölmeyi bile diletecek kadar yoğun bir acıya katlanmayı gerektirir. Ve söylemeliyim ki, acının ve üzüntünün yoğunluğu hiç durmadan da artmaya devam edecektir. Çünkü ruh doğurmak, kendini bütünleme isteği çabaladıkça, kendini eksik hissetme ve acının bilincine daha çok varma yetisiyle birlikte gelişir.
   James Joyce'tan Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi; İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken diyorum ki, okuyun.

       "Yorgunluktan mı soldun
       Göklere tırmanıp yeryüzüne bakmaktan,
       Kimsesiz gezinerek?..."
Percy Bysshe Shelley; Ay

Shingeki no Kyojin

"Bu çılgınca yarışı bırakalım ve insan meydana getirmeye, insan tanımaya, insanı kurtarmaya girişelim, bununla meşgul olalım. Bu yeni insanın meydana gelmesi, bu yeni derinin -ne beyaz, ne siyah, ne sarı ve ne de kızıl- adı insan veya insanlık olan yeni bir soy olarak tekrar ortaya çıkması için Nuh tufanına ihtiyacımız var; öyle bir Nuh tufanı ki, her fesat, medeniyet ve yeryüzünde inşa edilmiş olan her insanlık dışı binayı kendi içinde boğuyor ve ondan sonra yıkanıp temizlenmiş yeni bir insan nesli baki kalıyor."
Ali Şeriati; Dinler Tarihi
   Zaman zaman düşünmüşümdür; insanoğlu ortak bir yıkıma maruz kalsaydı o gün gerçekten de yıkanmış ve arınmış olarak, en önemlisi de tek vücut olarak bir araya gelebilir miydi? Çoğu zaman ortak düşmana, felakete, yıkıma karşı bir araya gelen insanoğlu, olan bitenden sonra her seferinde yeniden, bozulmaya ve çürümeye doğru ilerledi. Bunun nedeni insanın yaratısındaki bozukluk mu yoksa bu dünyanın işleyişindeki mi, kesin olarak söyleyemem ama burası zalim bir dünya, hemfikiriz!

   "Bu güzel ama zalim dünyada
   Kendimize sormaya devam ediyoruz
   Neden hayatta kalanlar bizleriz
   Neyi koruyacağız gücümüzle, zayıflıklarımızla
   Mantık ve sebep birbirine zıt düşmüşse"
   İnsanlık devlerin saldırısına uğrayıp, kalan az nüfusuyla surların ardına çekilmiştir. Eren, surların içinde, kendini kafesteki kuş gibi hisseder ve özgürlüğü, bu güzel dünyayı yeniden solumak ister. Devasa çölleri, bembeyaz karlarla kaplı ülkeleri, denizi, okyanusu solumak ister. Ancak, insanlığın düşmanı devler her daim öldürmek için surların ardındadır...
   Uzun bir süre oldu buraya yazmayalı, biliyorum. Ve bir Şeriati alıntısıyla giriş yapıp yazıya Shingeki no Kyojin'i dahil eden bir tek ben olabilirim sevgili okuyucu, bunu da biliyorum. Neyse, demem o ki, bir süre daha buradayım ve meseller anlatmaya devam edeceğim. Bu meselimin sonuna gelirken diyorum ki; Isayama Hajime'nin mangasından uyarlanan Shingeki no Kyojin, izleyin!

Franny & Zooey

"Bir oyuncunun nerede oynadığı umurumda bile değil. Yaz turnelerinde de olabilir bu, radyoda da, televizyonda da, hatta kahrolasıca bir Broadway tiyatrosunda da olabilir, düşünebileceğin en son moda, en semirmiş, güneşten en çok yanmış seyircisiyle birlikte, komple olarak. Ama sana müthiş bir sır vereceğim şimdi - Beni dinliyor musun? Oradakiler arasında Seymour'un Şişman Hanımı olmayan hiç kimse yok. Buna senin şu Profesör Tupper da dahil dostum. Onun bir yığın kahrolasıca kuzeni de. Seymour'un Şişman Hanımı olmayan kimseye hiçbir yerde rastlayamazsın. Bilmiyor musun bunu? Bu kahrolası sırrı öğrenemedin mi daha? Ve Bilmiyor musun - dinle beni şimdi - bilmiyor musun o Şişman Hanım kim aslında?.. Ah dostum. Ah dostum. İsa'nın ta kendisi o. İsa'nın ta kendisi dostum."
Sanatçı sahneye kimin için çıkar ve sahneye çıktığı zaman karşısındaki seyircisi sanatçı için ne anlam ifade eder tam olarak bilmiyorum. Ama sanatçı, sahneye daima Seymour'un Şişman Hanımı için çıkmalıdır. Şişman Hanım için..

Franny & Zooey, Dominik Cumhuriyeti'nden yeni bir grup.
İsimleri... Belli değil mi, Şişman Hanım'dan.
Sanırım çıkış parçaları Remember (Being Fake).
Şimdilik favorimse Muzbalığı albümünden Like in Movies..


Grapon Kağıtları

"İki sigaram kaldı bu gece için
Yüzyıl yetecek çocukluğum,
İki muhabbet kuşum,
Biraz da ateşim var.
Dua ediyorum ateşe
Vazgeçsin diye beni yakmaktan bu gece
Dünyanın bütün sabahları için iki bilet al maviş anne
Aman umutsuz bir yer olmasın!

İki kendim varmış maviş anne
Biri benmişim biri mutsuz
Ben ölürsem maviş anne, mutsuz için
Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet al.

Ben ölürsem mutsuza iyi bak!"

Didem Madak         
Mutsuza Kim Bakacak         
    Geceler her zaman uzun olur, bilirim. Çoğunlukla iki sigara yetmez bir gecenin sonuna kadar. Geceler, uzundur. Ama gecelerin bittiği yerlerde hep ışık da olur. İşte dünyanın bütün sabahları da bu ışıktan doğar. Karamsar da olsan, kötümser de; dünyanın bütün yükünü tek başına sırtlamışsın gibi de hissetsen; senin için de, benim için de o ışık, o sabah hep olacak. Biz var olsak da, olmasak da gün doğacak. Biz görmesek bile, ardımızda bıraktığımız bütün güzellikler bu sabaha çıkacaklar. Biliyorum. Tek sorun sabaha çıkana kadarki tüm o gece karanlığında mutsuza göz kulak olabilmekte. Kendimiz ve mutsuz için alacağımız bileti iyi saklayabilmekte. Ola ki bir gün ölürsek, ardımızda mutsuza bakacak birilerini bırakabilmekte.

"Şubatta falan dağ laleleri çıkıyor ya
Alıp ıslıyorum koca bir kâseye.
Bazen yağmura bağırıyorum:
Bas ulan! Bas evimi basacaksan!
Yaşım yirmi altı oldu bu sene.
Duvar döküldü rutubetten
Beton gri bir kabak gibi ortaya çıktı.
Bazen gecenin ortasında yağda yumurta pişiriyorum.
Dünyanın en ıssız cızırtıları bunlar Işıl,
Duyuyor musun?
Hayatı seviyorum yine de.
İstersen iki kalp çizer altını da imzalarım
Bana beni kötülüklerden korusun diye verdiğin
Cevşenü'l-Kebir'i duvara astım."

Didem Madak         
Cevşenü'l-Kebir         

   Hayat zor ve hayat yalnız geçer çoğu zaman. Hayat can yakar. Ama "Hayatı seviyorum yine de." diyebilmektir asıl olan. Asıl olan dünyanın en ıssız cızırtılarına sabredebilmektir, sağanak başladığı zaman yağmura meydan okuyabilmektir. Hayatı sevmenin en güzel yolu, hayata kafa tutabilmektir. Unutmamak lazımdır ve hiç bitmeyecek bir güçle umut etmek; bir yerlerde, bir duvarda ya da birinin sımsıkı avuçlarının içinde bizim için, bizi koruyacak bir Cevşenü'l-Kebir de pekâlâ vardır.

"Acıklı sözler kraliçesiyim ben
Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı
Hızlı daha hızlı
Fazla vaktim kalmadı
Artık ifadem alınmalı.
Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!
Beni bir sutyen lastiğiyle asın."

Didem Madak         
Enkaz Kaldırma Çalışmaları         
   Hayat hakkında ne çok kelâm ettik. Bırakalım da bundan sonrasını herkes yaşayarak öğrensin. Biz gelelim bugüne... Bugün, bir diğer 24 Temmuz; Didem'in mutsuza iyi bakılması dileğini ardındakilere miras bırakıp gittiği gün. Aylardan Temmuz. Temmuz hep sıcak olur buralarda Didem, bilirsin, yağmur yağmaz pek. Güneşli günlerde de birkaç kumru gelir konar balkonuma. Bütün bir yazı kitap okuyarak geçirdiğim o dut ağacının altında onlara biraz yem atarken aklıma hep sen gelirsin, bana kumruları sevdiren güzel kadın. Sonra da, eğer sayılacaksa, yağmur niyetine yüreğe düşenler en berbatından bir sağanağı başlatır. Kurusun diye balkonlarda birçok çamaşır da var. Ne yapmalı? Böylesi sağanaklı günlerde çamaşır falan kurumaz, bilirsin. Önce arkadaki saklıları mı toplamak gerek? Rezalet de, asalet de önemli midir? Değildir, değil! Nasılsa senin de dediğin gibi, hepimizin hayatının üstünde imkânsız kuşlar uçar... Neyse, yine ne çok konuştum. Yordum herkesi. Umalım da bundan sonra hep güller konuşsun!

"Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım."

Didem Madak         
Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!         

Big Sur

"Şiire gelince, Beat'ler ona yeniden yaşam soluğu verdi, sonra da ilk Dylan Thomas kaydıyla Caedmon plakçılık; bugünlerde de bütün şairler size tüm içtenlikleriyle işitilmek için yazdıklarını söylüyorlar. Ben artık biraz şüpheciyim. Bazılarının dergi sayfalarında basılmak üzere yazdığını düşünüyorum, çünkü şiirleri gösteriye dönüştürüldüğünde biraz kuru ya da biraz gevşek kalıyor. Sayfa üzerinde pek bir şeye benzemeyen başka şiirlerse sesle vücut bulduklarında muhteşem biçimde canlanıyorlar. Ancak şairler dergilerde yayımlana yayımlana şair olduklarından, prim alan, sessizken bir şeye benzeyen yapıtlar oluyor."
Metin, Sessizlik, Gösteri (1986)
   Sözcükler yavaş yavaş yazıya hapsolmaya; sözlü edebiyat, yani sesin kendisi de pek çok yerde yitip kaybolmaya başladı. Dünya'nın bazı yerlerindeki "medeniyet"ten uzak yerli halklar dışında kelimelerin varlığı bir yeniden üretim sürecine, baskıya ve yazıya mahkum edildi. Tamam, yazının ve baskının toplumsal hafızayı koruduğuna, tarihin kendisine sahip çıktığına itirazımız yok elbette ama artık masallar anlatılmıyor, okunuyor; kimsenin kulakları yıllardır şiir dinletisi duymaz oldu; iyi bir anlatıcıdan öykü dinlemek ise tamamen hayalden başka bir şey değil. Neden kaybettik sesi, üstelik insan hem yazıya hem de sesin kendisine sahip çıkacak kapasiteye sahipken?

"Şışş - Kış kış - Ah, usulca ahlama
Saçların toygarlar gibi bükülmesini
beklemekteyiz - Bozuntu - Kahrol
-Plop paat, bzzz toşş, cışş
 re tavv, plo, aurrr,
şirşşş - Kim fısıldamakta
 orada - şaşkın, çamurlu dere!
Sis gürüldüyor - Biz gümüşi
 ışık koyarız yüze-
 Kahramanları buyur ettik - Bir milyar yıl
  kolay dile-"
   Jack Kerouac Big Sur'de oturmuş, Pasifik Okyanusu'nu dinlerken uzun bir şiir yazıyor (Kitabın sonunda Nevzat Erkmen çevirisiyle bulabilirsiniz). Ursula K. Le Guin Beat'lerin şiire yeni bir "soluk" getirdiğinden söz ederken Kerouac'ı da dahil etti mi bilmiyorum ama bu şiir sadece yazı olarak kalmaması gereken şiirlerden biri olarak dikkatimi çekti. Evde oturdum, şiiri yüksek sesle okudum. İtiraf etmeliyim ki utandım. Kendi sesimden utandım. Çıkardığım seslerden utandım. Neydi beni böyle utandıran? Şunu fark ettim; zihnimde yazı ile doğa arasındaki ayrım o kadar büyümüş ki, sesimin doğanın bir yansıması olması bu yüzden tuhaf geliyor. Yazıya hapsolmak beni kendi özüme karşı yabancılaştırmış. Şiirin salt mürekkeple değil kendi soluklarımla dışa vurulması, bir yeniden üretim olarak değil şiirin gerçekten vücut bulması onu gerçek şiir yapıyor. İnsanın bu sese, doğaya karşı yabancılaşma süreci, bir anlamda kendine karşı da yabancılaşması anlamına geliyor.

"... Artık deliliğin dayanılmaz ıstırabını iyice kavrıyorum: Sıradan insanlar deliren kimseleri nasıl da 'mutlu' sanır, ah Tanrım, zaten Irwin Garden de bir zamanlar beni tımarhanelerin 'mutlu kaçıklar'la dolu olduğu konusunda uyarmıştı 'Kafanın etrafında ağrı veren bir sıkışma vardır, zihnindeyse daha da fazla acı çektiren bir korku yeli eser, çok mutsuzdur onlar, en kötüsü de bunu kimseye anlatamazlar, üstelik saçma paranoyalar yüzünden kimseden yardım bekleyemezler, bu nedenle dünyadaki, hatta evrendeki herkesten daha fazla azap çekerler'"
   Delilikten bahsedecek olursak onu ikiye ayırmamız gerekiyor: Birincisi toplumun yarattığı değerlere uymayı kabul etmeyip kendi doğalarına kulak verenlerdir. Bunlar toplum tarafından damgalansalar dahi belirtmeliyim ki bunlar aslında akıllı olanlardır. İkincisine gelirsek, onlar da doğayı, doğanın kurallarını algılayamaz hâle gelenlerdir. Sanırım aksi ispat edilene kadar doğa tek gerçek olarak kalmaya devam edecek. İşte, ister yabani doğaya, ister insanın kendi doğasına yabancılaşmak ise deliliğin yaklaştığının habercisi olarak görülebilir.
   Jack Kerouac'ın Big Sur'ü Nevzat Erkmen'in çevirisiyle Siren Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken yine de dikkat çekmekte fayda var; bazen insan Dünya'nın kendisinden, doğadan ve insanlardan ne kadar hoşlansa da yabancılaşmanın önüne geçemez, belki de bu yabancılaşmayı inatla ister!

"Dünyayı sevmek bana hep kıvanç vermiştir bir şekilde - Buna karşılık nefret etmek öyle kolay ki - Ama başım eğik, duyduğum en ahmakça nefrete teslim olurken koyvermiş gidiyorum işte."

Bir Dersim Hikâyesi

"İyi edebiyat 'özcü' değildir. Olguları öze, töze bağlamaz. Olup bitenler için bir ırkı, bir ulusu, bir halkı suçlamaz. Süreci belgeleyip anlamlandırır. Onun özü insani olandır. Bu nedenle elinizdeki kitabın bir edebiyat yapıtı olduğu unutulmamalıdır. edebiyat kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır. İyi edebiyat insanlara gerçekleri algılama, hakikatleri üstlenme, sorumluluk alma, gerçeğe dayanma gücü kazandırmak ister. Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır. Sosyolojik kumaşı amaçlarını gerçekleştirmek için devletin ideolojik aygıtlarıyla dokumak, 'iktidar olmanın' politikasıdır. Bu nedenle mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. İyi edebiyat bunu bilir, bunu gösterir."
Süt, Kan ve Kelimelerin Kemikleri
   Edebiyat, ne yapar? İnsanın yazma nedenleri tek bir şeye indirgenebilir mi? İnsan sadece kendi egosu, vicdanı için mi yazar? Hayır. Yazar -ya da bir sıfata sığdırmaktan ziyade bir iş yapan, yazan insan- sadece kendi vicdanına hizmet etmez. İçine girdiği şey, edebiyat, bir bütün halinde hem bireyin hem de toplumun vicdanını barındırır. Nice kıyımlar, katliamlar işte bu güç sayesinde unutulmamış, her daim insanın içindeki iktidara, zulme karşı olan isyanı diri tutmayı başarmıştır. Bu güç edebiyatın vicdanıdır. İnsanın vicdanı paramparça olsa dahi, onu tekrar bütünleyecek şey bir kitabın içinde yatabilir. Ve pekâlâ insanın vicdanını ve akıl muhakemesini de bir kitap mahvedebilir. İşte bu yüzden ele kalem almanın, kalemi mürekkebe, kağıda sürmenin gücü azımsanmamalıdır.

"Kültürlü müydük? Herhalde. Kültür dünyayı bilmek değildi. Hatta öbür dünyayı bilmek buraya da fazla değmemekti. Ama o zaman 'kültürlü' tabiri de yoktu. Kültür gazete okuyabilmeye, merhamet şu muvakkithanenin oradaki sarı köpeğe rast geldikçe başını okşamaya ve arada iki lokma vermeye eşti. Daha derin merhamet için çekilecek daha derin acı yoktu. Belki de vardı da bu mahalleden taşınmıştı. Belki kalp dardı da geniş şeyler sığmıyordu, bilemiyorum."
Çok Uzakmış, Ancak Tayyareyle Gidilebilirmiş
   Eli kalem tutan kültürlü olurdu; gerçekten de sarı köpeğin başını okşamak, beslemek merhamet göstergesi olabilirdi. Bunlar küçük, ama çok küçük olaylar. Ve doğrusunu söylemek gerekirse bu dünyanın acıları böylesi, -söyleme dilim varmıyor ama- böylesi "küçük" değil. Bazı acılar öylesine büyük ki, kültürle veyahut refahla geçiştirilemiyor. Nitekim, kültürlü olanın ya da küçük merhamet gösterilerinde bulunanın da kalbinin o kadar da büyük olduğunu, kendinden içeriye çok büyük acıları sığdırabildiğini söyleyemeyiz. Ve daha büyük acıları arayanlara da sözüm, bu acıları kendi mahallelerinden dışarıda aramaları gerektiğidir.

"Seyrimiz hayat yolunda iken bize çok da fena gelmezdi. Bir dert gelip dayandığında incelik faydasız, yapılan cılız, yalnızlık kat'i gelirdi. Bu kat'ilik katılaşır, hayatın tabisi gelir, o katılığa karşı çok sıvı olmamak gerektiği düşünülür ama elbet yapılamazdı. Hayat bir tane ve çok dayanıklı, insan milyarlarca ama sinek gibiydi. Öğütülür durur, yenisi gelir, yenisi eskiye göre eskiden beter, asla göre hepsi birbirinden beter, uç uca ekli bir silsile idi. İnsanın yumuşaklığı kalbinde değildi, kalbi gayetle sert ve tıkızdı da kendi kendine çok mağlup düştüğü için zamansız kırılıverir, takatten düşerdi. Yoksa eline fırsat geçse her şeyi yapardı; üzüntüsü, bu her şeyi yapamamaktı."
Çok Uzakmış, Ancak Tayyareyle Gidilebilirmiş
   Bu kalbi aslında pek de büyük olmayan insan, gerçekten de eline fırsat geçince her şeyi yapardı. Ve tarih, gözü körolasıca, bize bunu pek çok kez gösterdi. Unutmadık, bu ülkedeki kıyımların da, kırımlarında, katliamların da hiçbirini unutmadık. Dilerim unutmayacağız; edebiyatın vicdanı da bunu bize hatırlatmaya devam edecek; zalimin ve zulmün karşısında direnmek için, başımızı yere eğdirmemek için birileri her zaman yazacak, söyleyecek...
   Murathan Mungan'ın seçtikleriyle Bir Dersim Hikâyesi Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken sizi insanların birbirine daha çok sokulacağı umuduyla Dersim'in sazına, sözüne bırakıyorum...

"Ozan Doğanay sazın teline ağır ağır vurmaya başladı. İşte o esnada Doğanay'ın saz sesinin, o âna kadar köylülerimizin ziyaret yerine giderken, toprağa inleyen dua sesleri olduğunu fark ettim. Aynı o tapınma esnasındaki insanlar gibi ses veriyordu bu alet. O saz, sanki rüzgârdı, kendini dağ yamacına yatırmış, önüne kattığı kuru bir geveng çalısını sürüklüyor gibiydi. Rüzgâra kapılmış kuru çalı, taşlara çarpıyor, ağaç boylarını yokluyor, dere koylarına giriyor, duruyor, inliyor... Bazen akan bir su oluyordu, yalnızlıktan uluyan bir yaban hayvanı, ne bileyim, bazen karlar ortasında kalmış bir karaca sürüsü... O çaldıkça insanlar birbirine sokuldu..."
Masal Bitti O Gece

Paranın Cinleri

"Bir dönem Mardin'de Türkçe dışında dil konuşulması yasaklanmış; çarşıda, pazarda Arapça, Kürtçe konuşanlardan belediye görevlileri ceza kesiyorlarmış. Babam da Türkçeyi bozuk bir şiveyle konuşmasından ötürü Cumhuriyetin yükselen liselerinde yatılı okurken, arkadaşları tarafından çok alay konusu olmuş; küçük düşürülmenin acılarını yaşamış; Cumhuriyetin geleceğini gören babam bana Türkçe dışında konuşmayı yasaklamıştı. Benimle konuşan herkes Türkçe konuşmak zorundaydı. Şimdi hayal meyal anımsadığım Fasla adında bir dadım vardı. Mardin'in yakın köylerinden bir Kürt kadındı. Alacalı giysileri, renkli çatkıları vardı. Türkçe bilmediği için benimle konuşamazdı. Ben de Kürtçe öğrenemediğim için aramızda dilsizlerin kurabileceği yoğunluk ve derinlikte sağlam, güçlü bir bağ vardı. Yıllar sonra bana bir tiyatro yazarı olarak ün sağlayan Taziye oyunumdaki kadının adını Fasla koyarak ona gönül borcumu ödemeye çalıştım."
    İnsan ömrünün bazı bazı çok kısa gibi göründüğü doğrudur ama işin aslı öyle değil; ömür bu kadar kısa olmasına kısa da, yine de birçoklarına gönül borcu biriktireceğimiz kadar da uzun. Fasla'ya belki, belki başka kadınlara, belki başka adamlara, Kürtlere, Yezidilere, başka birilerine, başka başka birlerine... Daima birilerinin bir şeylerini alırız, emeğini, sabrını kendimizin belleriz de sonra sonra gönül borcu öderiz hepimiz. İşte, Fasla gibilerinin, gönlü o kadar büyüktür ki bağ kurmaya başladıklarında, hep biz borçlu çıkarız..

"Babamın iş gezilerinden birinde, yoldan geçerken arabanın penceresinden gördüğüm bir manzarayı yıllar bana hiç unutturmadı. Çevresine bir daire çizilen adam etrafını kuşatan bir kalabalık tarafından sürekli taşlanıyor, adamsa o dairenin dışına çıkamıyordu. Adamın Yezidi olduğu söylendi. Bir azınlık toplumu olduklarını, şeytana taptıklarını, inançlarına göre tavuskuşunun ve dairenin kutsal olduğunu, bu yüzden çizilen daire silinmeden içindekinin dışına çıkamadığını öğrendim. Bu inancı gülünç bulanların da başka türlü görünmeyen daireler içinde olduğunu ve bunun dışına çıkamadığını çok sonra anlayacaktım. Tıpkı daha geniş bir coğrafyaya çıktığımda, dünyanın her yerinde her türlü azınlığın nasıl taş altında tutulduğunu anladığım gibi."
   Kimimiz borcumuzun farkındayız, işte, türlü türlü borçlarımızı ödemeye çalışırız da, kimisi öyle karanlıktadır ki, dünyanın bütün azınlıklarını taşa tutmaya devam eder durur. Hakikaten, çemberin dışına çıkamayan Yezidi mi, yoksa biz miyiz? Biz, hem kendi etrafımıza çizdiğimiz o kötücül çemberin içinde kıvranıp dururuz, hem de bu kötücüllüğümüzle güçsüz olanları da başka çemberlere hapsederiz. Kafamı kaldırmaya korkuyorum bazen, etrafımda böylesi kaç çember var göreceğim diye. Bu çemberleri kırmaktan korkacağım diye, bu çemberleri kıracak gücü kendimde bulamayacağım diye. Eskiden şöyle sorardım kendime; bu kötülük ne zaman peşimizi bırakacak? Sanki peşimizde olan kötülükmüş, bütün suçu kötülüğe atarmış gibi; biz hep masumuz, biz hep iyi. Sonra fark ettim ki; kötülüğü yakasından tutup silkeleyen de bizim ellerimizmiş. Bazen kör gözlerimiz, bazen duymayan kulaklarımız, bazen de susan dillerimiz..

"Geri döndük, yeniden şehrin merkezine inerken, daha çok Kürtlerin oturduğu mahallelerin birinde, evlerden birinin ağır, büyük kapısı güçlükle açıldı. Ardından, üç dört yaşlarında, sarışın, lüle lüle saçlı, mavi gözlü ve boynunda iri mavi boncuklar taşıyan masal güzeli bir kız çocuğu, eşiği atlayarak ansızın sokağa, önümüze çıktı. Bizi görünce duraladı. Bu güzel Kürt meleği, bize inmekte olan günün son armağanı gibiydi; gözlerimizin önünde birdenbire beliriveren varlığıyla bizi heyecanlandırmıştı. Eğilip sevecek oldum. Kuşkulu gözlerle baktı ilkin, ardından bir iki adım gerileyerek "Polis, polis" diye uzaklaştı bizden. Bizi polis sanmış, korkmuştu. Vurgun yemişe döndük, demek biraz kentli giyinmiş herkes yabancı, her yabancı da polis demekti, daha beş yaşında bile olmayan bu küçük kız çocuğu için? ... Bir tek bu olay, beni derinden yaralayan bu dramatik karşılaşma, yüzlerce gazete haberinin, yüzlerce fotoğrafın anlatmakta eksik kaldığı her şeyi bir kerede anlatmıştı.
   Benim geçmişimi, onun geleceğini kirletmişlerdi.
   Çocukluğumu aradığım sokaklar.
   Üç dört yaşlarındaki şu mavi boncuklu kız.
   1990 yılının Mart ayıydı.
   Daha sonra Mardin'e hiç gitmedim. Olmadı.
   Şimdi bir rüyam var: O mavi boncuklu kız büyüsün, bir gün bu yazıyı okusun, o günü hayal meyal hatırlasın, beni hatırlasın ve bana bir tek mavi boncuk göndersin istiyorum.
   Bunu hepimizin geleceği için istiyorum."
   Murathan Mungan o mavi boncuğu aldı mı bilmiyorum. Ama o mavi boncuklu kıza olan gönül borcunu ödemiş. O kocaman kalpli, mavi boncuklu kız. O mavi boncuklu kızın geleceği ya da göreceği kötü rüyaları belki değiştiremedi. Ne polisi, ne askeri, ne siyasetçisi ne de başka birileri bu mavi boncuklu kızın hayatını kirletmekten vazgeçmedi ama kötülüğe karşı direnmekten de kimse vazgeçmedi. Tek tesellim, böylesi acılar çeken o meleklerin acılarının unutulmayacak olması belki de. İşte onları unuttuğumuz zaman, acılara ne zaman ki aldırmaz oluruz, o zaman umudumuz da kalmaz. Ancak şimdilik umudumuz var, hâlâ başımız dik dolaşabilir, acı çekenin yarasına merhem olabiliriz.
   Murathan Mungan'dan Paranın Cinleri, Metis Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken, bir gün elinizi cebinize attığınızda tek bir mavi boncuk bulabilmeniz umuduyla...

"Bir şarkı, birkaç tesadüfün bütün bir hayatı ele geçirdiği zamanlar... belki de hepsi bu kadardır aslında. Üst yanı yoksul düşlerimiz için bir avuç oyundur hayatımıza saçılmış, biz onları bir bir toplarken ölürüz ölürüz ölürüz..."

Ot Dergisi; Sayı 04, Haziran 2013

"Franz Kafka'nın baba figürü bende devlet olarak yerini almış olabilir. Kafka'nın babası, oğlunu yaralamıştır.
   Bizim de ömür boyu karşımıza dikilen, şiddete şehvetle düşkün, sömüren, ürpertici olmaktan yılmayan, barış ve sevecenlikten nasibini almamış tanrı-devlet var. Size işkence etmesine gerek bile yok, kendini seyrettirerek verdiği gözdağı yeterlidir. Milyonlarca insanımız bu uğurda mücadele ederek yaşamış ve ölmüşlerdir ama bir adım ilerleme olmuş mudur?
   Franz Kafka'nın babası hepimizin babasıdır: Sakatlayan, hadım eden alt edilmek korkusuyla delice geberten baba."
Leyla Erbil         
   Günler yoğun, günler yorucu, günler... Ah, günler uzun sevgili okuyucu. Ama sanırım bugünler güzel günler yine de. O korkunç babanın karizmasını çizen bir şeyler oldu bu ülkede. Artık eskisi kadar korkmuyor sanki insanlar. Günler belki de bu yüzden güzel. İşte bugünlerden yansıyan birkaç fotoğrafı da eklemek lazım buraya.

Ayrıca Kardeş Türküler'den Tencere Tava Havası'nın
fotoğraflarla birlikte iyi gittiğini düşünüyorum.
 
 Görseller; Diren Gezi Parkı

Coşkuyla Ölmek

"Genç, sadece canlıdır. Canlılık nasıl bir şey acaba? Canlı ama ruhtan uzak, canlı ama akıl ve anlayıştan uzak. Heyecan, ürperti, korku, tedirginlik, vesvese, telaş ve tuhaf bir coşkunlukla tıka basa dolu. Gencin coşkusu derken bu coşkunun çoğu hayal kırıklığının taşması neticesinde oluşan keder coşkunluğu ve hayatiyet gibi de görülebilecek ölüm coşkusudur. İhtiyar coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Çoşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim. Çok istedim, çok. Her yılı acaba bu yıl ölebilecek miyim diye umarak geçirdim. Bazı yolculuklarda, bazı hallerde öleceğim içime doğdu ama ölmedim. Bazı sabahlar yatağıma bakıp gece dönmeyeceğim diye içimden geçirdim ama dönüp gene o yatakta uykuya vardım. Bazen kırlık bir yerde, bir ağacın altında omzumda telaşla yürüyen bir karınca, bir ağacın altına uzanmış halde sırtımda ve bacaklarımda giderek artan bir nem ile yaprakların arasından görünen gökyüzüne bakarak ve elimde bir şiir kitabı ile şiir okuyarak ölmek, göğe veda etmek isterdim."
   Dünya döndükçe, döndükçe ve değiştikçe, görülecek o kadar çok şey birikiyor ki, hepsini görme çabası nafile. Hep söylerler hani, dillerinden düşürmezler, "Daha görülecek çok şeyin var elbet!" diye yahut "Daha hiçbir şey görmedin!" diye ama önemli olan görmek miydi, bilemedim çoğu zaman ve görmeye de devam ettim. İnsanı yeni bir şeyler görmeye iten şey, içindeki o coşku, ne kadar dayanır? Bir insan coşkulu olmaya ne  kadar sabredebilir ya da beden bir ömür boyu coşkuyu kaldırabilir mi? Kaldıramaz ya! Gençlik baki  değil elbet, ihtiyarlık ama sonsuz gibi. Beklemek ne zor, ne zor ölümü beklemek. Coşkusu geçtikten sonra her şeyin, ne zor ölümü beklemek!

“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”
   Ne için yaşıyoruz, yıllar yılı şu Dünya niye dönüyor, niye doğup doğup ölüyoruz her birimiz, niye okuyor, niye yazıyoruz, niye daha iyi yaşamak istiyor, niye ve neye inanıyoruz, neden bilmek istiyoruz, neden merak ediyoruz, işin en garibi neyi bilmek istiyoruz? Öldükten sonra bunların hiçbir anlamı yoksa, hepimiz sadece ama sadece ölümü bekliyorsak tüm bu yaptıklarımız abesle iştigal değil de nedir? Yazıktır, yazık. Sadece beklemekle yükümlüyken insan olmaya yazık. Pekâlâ dere kenarlarında, kırlık alanlarda yahut harap bir evin bahçesinde bitmiş ot olsak ne fark eder?

"Bir gençken ölemediğime, bir erişkin olamadığıma yanarım. Gençken ölsem aslında erişkin de olacaktım, neden ölmediğimi anlasam erişkin de olacaktım, bunları hiç bilmesem erişkin olmayan ama erişkin olmadığını da bilmeyen olacaktım, erişkin olmayı istesem, aslında yaşamayı istemeyecektim, ben erişkin olmayı istemeden, buna talip olmadan bir kendiliğindenlikle isteyip de isteğiyle lekelenmeden, isteyip de istemediğim verilmeden, böyle harap bir bahçedeki o eflatun rengi, belli belirsiz kokudaki çiçekle ot arası saksının yanında öylece kendiliğinden bitmiş olan var ya, işte ondan olmak isterdim."
   Soruların herhangi bir cevabı var mı, yok mu bilmem. Sorularımın kendileri bile kendilerini olumsuzlarken, soru sormamın kime ne faydası var? Sanırım bize düşen şey beklemek, beklemek ve "Ne gelir elimizden insan olmaktan başka" diyerek Edip Cansever'i anmak olabilir.
   Şule Gürbüz'ün Coşkuyla Ölmek'i; İletişim Yayınları'ndan. Meselimin sonuna gelirken "Yaz gelmiş, zakkumlar açmış, elimi bile sürmedim" diyen Edip'e inat, şiir kitabımı alıp bahçeye iniyorum; abesle iştigal edip de bir ağacın altında ölümü beklemeye.

"Her şeye rağmen asıl olan yokluğumdur; her şeye rağmen tuhaf bir şekilde varımdır. Varlığımı beğenmem, yokluğum kâfi gelmez. Varlığım aslında işe yaramaz, yokluğum bir siluetin kayboluşudur."

Zamanın Farkında

"Gerçekten şu an bilemiyorum, kendi hayatım başkasının gibi geliyor, başkasınınki de benim gibi. O vakitler, kendi hayatım olduğunu düşündüğüm, olmasını istediğim, benim ötemdeki, hayallerimin, çabamın, yeteneklerimin ötesindeki idi. Şimdiki de geçmişini benimseyip benim diyemediğim, şu anını da yine hep tadil ederek kendime inandırmaya çalıştığım, katlanılır göstermeye çalıştığım başka bir şey. Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?"
   Ömür denilen şey insanın kendini ararken geçirdiği zamandan başka da bir şey değildir zaten. Gerçi zaman tam olarak nedir, onu da bilmem ama bir şeylerin beni bırakıp, beni daima ardında bırakıp, geçtiğinin pekâlâ farkındayım. Bendeki şu gözse, kör olasıca, hep kendinden başka yerde arar durur bir şeyleri. Kendine bir kez olsun dönüp de bakmaz, bakıp da görmez, görmek istemez. İşte böylesi yaşamların en sonunda, zaman geçer biz farkına varmadan, insan kendinde sadece baktıklarının anılarını bulur, fazlasını değil.

"Kendini kendinden ayırmak, etini sıyırmak ne zormuş, ne bağırtıcıymış, üstelik ne gürültüsüz yapılması gerekenmiş, ne yaptığını hiç belli etmeden içinde kendini bırakarak geçilen tünelmiş. Eski bağırtılarımı arar oldum. Sofradan, yemekten içmekten, kalabalıktan, insandan, anlatılanlardan, başka akıllardan, en hafif duygu ve hallerden, başkalarının dünyasından, yaptıklarından, acılarından... haberdar, ilgili olmak gerekiyor. Bu benim şimdiye kadar hiç değmediğim bir hal. Pek de belli edemiyorum; zaten hiçbir şey belli edemiyorum, gizli din taşır gibiyim. Bunlarla ilgili gibi görünmek, değerli bulur gibi yapmak, tahammül etmek o kadar zor ki. Kimseye de pek zor gelir hali yok; böyle yaşanıyor. Hep gözlerim dalıyor, içimdeki acıma mı, acınma mı, kendine acıma mı, her ne cehennemse hep harlı, hep şiddette. Kendimi layık hissediyorum, perişanlığa layık hissediyorum. Acaba gerçekten, ama gerçekten tüm hattımla perişan olsam iyileşir miyim? Ne güzel şey perişanlık, gerçek perişanlık, ne hafiflik, içindeki öyleymiş gibi yapanları süpürüp atan gürül gürül bir gerçek perişanlık, ah ne güzel, keşke perme perişan olsam, keşke mahvolsam."
   İnsan en sonunda kendine baktığında, gördüklerinden hiç mi hiç memnun kalmaz. Kendi görüntüsünden, aslından utanç duyar. Bu utanç, insana giydiği o sahte deriyi çekip atmasını şiddettle fısıldamaya başlar! İşte bu utanç duygusu başlangıçtır. Kendi olmanın başlangıcıdır bu utanç. Kendi olmak zordur. Kendi olmak giydiği, kuşandığı tüm sahtelikleri soyunmayı, utançla başbaşa kalmayı, utanç yüzünden perişan olmak istemeyi gerektirir. Öyle gerçek bir perişanlık ki; kendi dışında tüm her şeyi yakıp kül edecek!

"Elim, parmağımın ucu yansa feryat ederim, evet, üstelik bunlar yıkanmış ateş biliyorum, ama benim de anlayamamaktan içim yanıyor, sezememekten telef oluyorum. Bunların üstüne cehennem ateşine anlayışsızlığım yüzünden fırlatıldığımda kendimi suçlu, adi, hain hissetmeyeceğim. Bu sebeple ateş belki de bana burada duyduğum ateşin yanında serin gelecek. Bilsem, anlasam da anlayıp yüz çevirdiklerim yüzünden orda harıl harıl yansam ona cehennem derim, denir. Benimki ahmak ıslahhanesi gibi olacak aptallar, güçsüzler, çare bulmayanlar, günaha bile hakkıyla güç yetiremeyenler, adi bir sırıtışla çark edemeyenler, yüzüstü bırakamayanlar, kıvranıp oturanlar... Orada iyice kavrulup kabukları büsbütün kıvrılsa ne, bu onlara acı mı?"
   İşte insan, kendi olmak yoluna girdikten sonra öyle ateşlerde yanar, öyle azaplarda kaybolur ki artık gözünü ne cehennemin alevleri korkutur, ne de gerçek körlerin çatal dilleri. İnsan anlamaya ve sezmeye içinde hep duran ama fark edemediğini doğurduktan sonra başlar. İnsan kendini doğurduğu zaman, suların ve rüzgârın ferahlığını boğazında, göğsünde hissetmeye başlar. İnsan zamanın farkına vardığı zaman, azap biter.
   Şule Gürbüz'den Zamanın Farkında; İletişim Yayınları'ndan. O halde meselin de sonu, ölmeye dair olsun, şiire dair...

"Bir şairin anlattığı ve yansıttığı dünya benim sürekli bakışımdı. Üstelik onların çoğu bu bakışı zorla satın alırken ya da bir kere şiir yazmayı öğrendikten sonra aynı zehri farklı şekil ve hallerde sadece uyguluyorlardı. Onlar, içmeyen uyuşturucu satıcıları gibiydiler. Ben ve bazı benzerlerim şiirin zehriyle ayakta duracak gücü bulamıyor, sallanıp duruyor, her an hasta, her an ölecek gibi, yüzülmüş derimizle ortada duruyorduk. Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir, ölünür. Şiir sonunda öldürür."